29 Kasım 2014 Cumartesi

Hayat Sineması

Hayat sinema gibi. Kendi yaşamında en fazla başrol oyuncusu olabilirsin. Yazan ve yönetene hiç girmeyelim şimdilik.

İyi de oynayabilirsin kötü de. Kendini oynarsın bazen rol iyi denk gelirse. Bazıları ise iyi oynayamaz verilen rolü. Kendini aşamayacak kadar kötü bir oyuncu ise eğer. Rol mü oyuncuyu, oyuncu mu rolü seçer bilinmez.

Zaman makinesi oysa benim istediğim. Geride kalmış her yapboz parçasını tekrar birleştirebilmek için.

Gelecekte bulabileceğim parçaları şimdi yerine koyabilmek için.

Zaman dursa bile ne yapacağını bilmeyen biri ne aradığı parçayı bilebilir, ne de bulabilir.

Film arası gibi bir hayat arası olsa keşke. Biraz soluklanabileceğimiz, rahatlayabileceğimiz bir aralık. Biraz ders çıkarsak, biraz hayal kursak; frigo da yenebilir aslında.

Hey! Unutma sen başrol oyuncususun. Ne film arası, ne soluklanması. Sen rolünü oyna usulca. Çünkü hayat filminde, hayatının filminde başrol oyuncusu olabilirsin en fazla. Rolünü iyi yap ki, seni izleyenler takdir etsinler, beğensinler. Film bitince alkışlasınlar. Sen ne filmini yaşa, ne de alkışı duy. Çünkü sinema filminde başrol oyuncusu olmak gibidir hayat.

Zaman makinesi olsa ve hayatı da yapboz şeklinde birleştirebilsek keşke. Hem alkış parçasını, hem senaryonun istediğimiz kısmını, hem film müziğini, hem de kendimizi katabilsek biraz yapboza. Rolü düşünmeden, kendimizi düşünebilsek keşke.

Rolü oynamak en yakın ihtimal her zaman. Zaman makinası ufukta görünmüyor.

Şeytan diyor ki text'i yırt at.

Ama o parça kayıp.

27 Eylül 2014 Cumartesi

Banttan

Yazacak çok şey var, düşünecek ne çok şey var.

Hayat düğüm düğüm olur boğazında, zor olur hesaplaşması.

Daha kolaydır filmi izlemek, oyuncu olmaktansa.

Lezzetsiz yemekler sağlıklıdır çünkü. Niyeyse?

Ne bekliyorum? Ne istiyorum? Bilmiyorum. Bilenler bilmeyenlere anlatabilse keşke. Okudukça unutuyorum bildiklerimi, yaşadıkça uzaklaşıyorum hayattan. Kendi yaşamımı canlı değil banttan izlemek koyuyor sanki.

Biraz biraz şans da gerekir insana, mevcut olduğunda kendini belli etmez bu şans. Mütevazidir şans, olmadığında yokluğunu hissettirecek kadar da gururlu.

Düğüm atılmış bir ip elindeyken; ipin pürüzsüz şekilde gitmesini beklemek, yada her şeyin sebebi olarak o düğümü görmek. Çocuksu olmak belki bir şeyler anlatır ama çoğu şeyi açıklamaz. Olgunluk açıklayıcıdır fakat daha sessizdir. Boğazı bir kere düğüm düğüm olan, konuşmanın yükünü bilendir. Hatta sessiz olmanın da.

Ne bu melankoli diye sorma sen de artık. Anla işte beklenti sarayları yıkıldı bir depremde. Sağlam bir deprem, bütün çatlakları çıkardı ortaya. Çıkarmakla kalmadı, yıktı zayıf kolonları. Katlar birer birer düştü. Üst üste alt alta...

Yıkıldı beklenti sarayları. Ne beklendiği belli bile olmayan koca saraylar yıkıldı bir seferde, her seferde. Ego müştemilatının halini ne sen sor, ne ben söyleyeyim. Yerle yeksan.

Toz bulut oldu tabi ortalık. İsli, kapkara dumanlar aldı her yeri. Göz gözü görmedi. Yeni yeni kalkıyor toz duman. Enkaz şimdi çıkıyor ortaya. Çıktıkça belli ediyor yaşanan her şeyi.

Şimdi belki temizleme zamanı ama, yorgunluk var. Ve yerine dikilecek mütevazı bir kaç kulübe inşa etmek gerekebilir.

Canlı yaşadık, banttan izliyoruz.

Alt yazısız geçiyor hayat filmi gözümüzün önünden, anlayamıyoruz.




24 Mayıs 2014 Cumartesi

Babam, Arabalar ve Kuşlar

Bu gece gözümü kapadım, kulağımı açtım biraz. Gecenin karanlığı çökmüştü odanın içine. Uyumanın vaktiydi belki ama sırası değildi sanırım.

Gözümü kapadım, kulağımı açtım. Hafif yaza çalan bir bahar gecesi. Balkon kapısından gelen serinlikle beraber sesler de geliyor. Kapatamadım kulağımı seslere karşı. Oldukça sıradan seslerdi oysaki bunlar. Çevre yolundan geçen arabaların sesiydi. Kamyonlar, otobüsler, arabalar... Göremiyordum hiçbirini yatağıma sinmiş bu sesleri merakla dinlerken. Gözlerim daha da sıkı sıkı kapandı. Duymak güzeldi geçen arabaların sesini. Tanıdıktı. Bir şeyler anlatıyordu sanki. Eski günlerden bahsediyordu. Geçmişe gittim. Zaman makinesi oldu bu sesler bana. Sanki babam hayattayken hep beraber gittiğimiz tatiller anlatılıyordu. Gece yolculukları. Arabanın güvenli arka koltuğunda uykulu fakat tatile gitme heyecanıyla birlikte yarım yamalak duyulan sesler. Yanlarından geçiyorduk kiminin, kimisi bizim yanımızdan. Sesler benziyordu birbirine. Kimisi daha gürültülü.

Eski günleri anlatıyor bu gece sesler bana. Geçen araba sesleri. Uzun uzun sesleri geliyor, hiç bitmiyor bu arabalar. Bu gece bana çocukluğumdan biraz daha bahsetmelerini istiyorum. Tatile gittiğimiz zamanları anlatsın bu gece arabalar. Sadece arabalar da değil, evimizin etrafındaki kuşlar da muhabbete dahil oluyorlar. Sanki kulak misafiri olmuşlar arabaların bana anlattıklarına. Hatırlıyorlar babamı onlara sabahları verdiği ekmeklerden. Nasıl da toplanıyordu yüzlercesi her sabah babam onlara ekmek verecek diye. Kuşların sesleri de ahenk katıyor geceye.

Anlatsınlar istiyorum. Diğerleri de anlatsın. Kim bana çocukluğumun o bahar kokulu anılarını hatırlatabilirse, anlatsın istediği kadar. Elimden kaçırdığım uçurtmayı üzülmemi istemediği için yakalamaya çalışmıştı babam. Uçurtma takılmıştı bir ağaca ve babam geri getirmişti uçurtmayı. O ağaç da anlatabilse keşke. Lunapark çalışsa gecenin bir vakti de, oradaki sesler de bir şeyler anlatsa. Üzerinden inene kadar babamı izlediğim o oyuncaklar konuşabilseydi, onlar da anlatırlardı.

Herkesin anlatabilecekleri vardır. Ama arabalar ve kuşlar her şeyi o kadar iyi hatırlıyorlar ki, ben bile şaştım. Bana hatırlattıkları için onlara minnettarım.

Gözlerimi kapadım iyice, kulaklarımı açıyorum.

Bu gece arabalar ve kuşlar ile konuşacak çok şeyim var.

5 Mayıs 2014 Pazartesi

Zaman

"Vakti geldi" derler. Vakit ne zaman geldi ve ne zaman gitti. Geldi dendiği anda gitti aslında. Kayboldu zamanın içinde, zaman içinde. "Bir varmış bir yokmuş" diye boşuna dememişler.

"Şu an" dediğimiz an diyene kadar geçiyor bile. Yakalamak imkansız zamanı, durdurmak gayrimümkün.

Su dolu bir bardağa benzer insan ömrü. Bardağı ters çevirip suyun yere dökülmeye başlaması doğumu, suyun yere değmesi ölümü andırır. Su gibi akar gider ömür, gözle kaş arasında, sanki tek bir anmış gibi koca hayat. Belki de gerçekten tek bir an hayat. Birden fazla anı bir arada yaşayan gördünüz mü hiç? Ya da anlarını biriktirip sonra yaşayanı? 20 yıl yaşayanın da 200 yıl yaşayanın da yaşayabildiği hep tek bir an, her an tek bir an. Birikmez zaman, saklanmaz, sadece tükenir. Her an, tek bir an tükenir hem de.

Bir üstad da insan hayatını çakılmış bir kibrite benzetmişti. Kibrit çöpü uzunluğunda ömrü, ateşin sonsuza kadar yanacağını sanarak geçirmek en büyük yanılgı olabilir. Çünkü doğumdan itibaren ölüme koşuyor insan. Görmezden gelerek, hayatının ilerlediğini sanıyor doğrusal olarak algıladığı zaman düzleminde. Kim demiş?

İslam'da "an-ı vahid" kavramı bir an anlamındadır. Tek an, birden bire. Baştan sona tüm hayatın, bu düzlemde görebildiğimiz her şeyin Allah tarafından tek bir an olarak görüldüğünü izah eder. Biz belki zamanı akan bir yol olarak görebiliriz, bu yolda yürüdüğümüzü düşünebiliriz. Fakat her zaman tek an yaşadığımızı ve her zaman sadece tek bir ana sahip olduğumuzu unutmazsak, belki biraz zamanla bütünleşme yaşayabiliriz. Belki an-ı vahid içinde hissedebiliriz kendimizi bir nebze.

Kim bilir?